19 Ağustos 2008 Salı

Angst essen Seele auf (1974)

karizmatik isimli alman yönetmen rainer weiner fassbinder'in almanya'da yabancı olmak ve yabancı baskısı konulu, adı ali:fear eats the soul diye de geçen muhteşem filmi. film, almanya'ya çalışmak için gelen fas'lı bir işçi ile yaşlı bir temizlik görevlisi alman'ın aşkını konu alıyor. lakin asıl dikkat çeken, filmin konusunun yasak aşk temasının çok da ötesinde bir özgünlüğe sahip olmamasına rağmen inanılmaz şekilde kendisini izlettirmesidir. fassbinder'in özellikle oyuncuları yönetim hususunda başarılı olduğunu biliyordum, çok büyük sürpriz olmadı böylesine başarılı oyunculuklar görmek. fassbinder bu filminde renkleri de çok güzel kullanmış.

ali:fear eats the soul, bana göre bugüne dek sessizliğin en güzel konuşturulduğu filmdir. kalabalık ortamda, belirli bir olay ya da diyalogdan sonra fassbinder, ana karaktere yakın plan girer suratına ve sessizce etrafa baktırır. o bakışın anlamı nice diyalogla kesinlikle kurulamazdı.

onun dışında filmin psikolojik yoğunluğu da birkaç kelamı hak ediyor. ali ile emmi'nin aşkı, başlarda mahalle baskısından dolayı çok yıpratılır. onlar da aşklarına sahip çıkmak için birbirlerine daha sıkı sarılırlar. daha sonra emmi, ''zaman her şeyin ilacıdır'' der ve ali'yi tatile götürür. tatil dönüşü, her şey emmi'nin tahmin ettiği gibi gelişir. ama onları bir arada tutanın mahalle baskısı olduğunu hesaba katamaz, ilişkileri bozulur.

hitler'in yemek yediği yerdeki diyalog, emmi'nin ali'nin kaslarını diğer meslektaşlarına gösterdiği kısım ve sarı koltuklu çay bahçesivari yerde beraber oturdukları seanslar çok hoşuma gitti. bir de ortalamasının üstünde genel plan kullanmış fassbinder bu filmde. yine çoğu zaman bizi kutuya sıkıştırıyor hissini zorla verse de, birkaç geniş sokak çekimi bile vardı. bağlayacak olursam raaaiinerrr wweiiineerr faasssbinder, rainer weiner fassbinder!

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Passion, En (1969)


dogrucu anna'nın yalan dünyasını konu alan passion of anna, bergman'ı liv ullmann'la yaptığı bir diğer başyapıttır. filmi bergman açısından ele alacak olursam en ilginç yanı karakterlerin kendilerini tanıtmaları. 4 önemli karaktere de birer planlık ''filmdeki kendilerini tanıtma'' şansı vermiş bergman. filmde oldukça çok derin psikolojik değerlendirmelere yer verilmiş. birinin surata yakın çekim yapıldığı an anlıyoruz ki gene ''tek kişilik psikoloji dolu bir diyalog'' içerisindeyiz. genelde karşılıklı konuşmaya izin vermemiş bergman ustamız, hep biri konuşuyor ve bu genelde andreas. andreas demişken, adamımız kendi çapında adada yaşamaya çalışan garibancana bir adam. karısı hakkında çok fazla bilgi verilmiyor filmde ama eskiden bir karısı olduğunu anlıyoruz en azından.

anna, kocası ve çocuğunun ölümünden kendisini sorumlu tutan sorunlu bir kadın. geceleri genelde uyuyamıyor, uyuduğu zamanlarda da sürekli trafik kazası ile ilintili kabuslar görüyor. derken anna bir gün telefon etmek amacıyla andreas'ın evine geliyor ve olaylar gelişiyor. daha sonra elis ve eva ile de tanışıyor ve yalnızlık dolu mutlu dünyası bir anda insanlarla doluyor. şanssızlık budur ki, andreas'ın tanıştığı herkes kendisinden daha problemli. problemli insanlar arasında andreas, yalnızlığın yüceliğini anlıyor.

yönetmenlik açısından eleştirilebilecek bir yan bence anna ile andreas'ın yakınlaşmaları aşaması. bir anda bunların birkaç aydır beraber yaşadıklarını söylüyor anlatıcı. oysa biz daha bunları sadece toplu bir akşam yemeğinde beraber gördük, o kadar. ben bu kısmı açıkcası yadırgamıştım izlerken, cdde problem mi var acaba diye bile düşündüm.

neyse, andreas'ın iki arkadaşı daha var. biri bronşitli yaşlıcana bir adam, diğeri de hayvan ölümlerinden sorumlu tutulan masum bir herif. filmin sonunda masum herif, diğerleri tarafından suçlu ilan edildiği için intihar ediyor. burada bence masum-suçlu karşıtlığına dem vuruyor usta. masum adam toplum tarafından ezilirken andreas, deli anna ile yaşamını devam ettirmesinin saçmalığını fark ediyor.

filme hakim ana duygu ''iletişimsizlik''. anna, andreas'ın yalancı olduğunu söylüyor. andreas da anna'nın yalanlar içerisinde yaşamasından çok rahatsız. karşılıklı çıldırıyorlar. andreas, anna'yı baltalamaya çalışıyor; anna da andreas'ı araba kazası yaparak öldürmeye çalışıyor. film belki de bugüne dek izlediğim en etkileyici planla noktalanıyor. andreas, anna'nın peşinden gitmek ile gitmemek arasında gidip geliyor, deliriyor.

8 Ağustos 2008 Cuma

Vargtimmen (1968)

vargtimmen, yani hour of the wolf, gün içerisinde en fazla doğumun ve ölümün yaşandığı saat dilimi olarak tanımlanır. kurdun saati olarak türkçeleştirilebilecek bu süreç aynı zamanda uykusuzların en büyük korkularıyla yüzleştikleri, hayalet ve şeytanların en güçlü oldukları zamandır. filmde johan, kurdun saati zaman diliminde 1 dakikanın ne kadar uzun sürdüğünü göstermek için bir dakika boyunca saati izlemeye koyulur.

johan, uykusuzluk çeken ve sürekli kabuslar gören bir ressamdır. gündüzleri karısını evde bırakıp dışarıda manzara resimleri çizmeye çıkar. eve geldiğinde de uykusuzluk problemi ile boğuşur. başta kendi halinde görünen adadaki hayatları johan'ın kabusları ile tam bir korku filmine dönüşür. johan gördüklerini kaleme aldığı bir günlük tutar ve alma, bu günlükten haberdar olur. johan'ın yazdıklarını -benim anladığım kadarıyla hepsi kabus- okur. aslında yalnız başlarına olmalarına rağmen, adada johan'ın yarattığı başka bir çok karakterin de olduğuna inandırılırız.

şapkalı yaşlı kadın, kuş adam, güzel kadın gibi ilginç şeytanların hepsi johan'ın kendi yarattığı sözde canlılardır ve alma'ya göre hepsinin amacı alma ile johan'ın birlikteliklerini bozmaktır. filmin sonunda gerçekten de öyle olur ve johan evi terk eder.

johan'ın uyuyamamasının sebebi aslında öldürdüğü bir erkek çocuğudur. onun suçluluk duygusunun ağırlığı hayatı johan için yaşanılmaz kılar.

olayın alma açısından trajikliği ise kendi kendisine sorduğu sorudur: ''bir kadın, bir erkeği çok severse, onun gibi mi düşünmeye başlar, onun gördüklerini mi görür?'' sorusunun cevabını da filmin sonlarına doğru alır. alma da johan gibi kabuslar görmeye başlar.

tipik bir bergman filmi demek çok da yanlış olmayacak sanırım: uzun ve ağır planlar, ışığın muhteşem kullanılışı, liv ullmann. çok da ilginç bir senaryosu olmamasına rağmen, usta öylesine işlemiş ki ayrıntıları, filmin atmosferine girmemek imkansıza yakın hale geliyor. şapkasını çıkaran yaşlı kadın ile beyaz örtü ile örtülmüş ölü taklidi yapan güzel kadın sahneleri akıllardan kolay kolay silineceğe benzemiyor. ben bir de küçük çoçuğun suya batması planına hayran oldum. onu da anmadan yazıyı noktalamak istemedim.